2025 Yılına Bakış
İklim ve Sürdürülebilirlik Ekosistemindeki Gelişmeler
İklim Değişikliği ile Mücadele
Son yıllarda dünya genelinde yaşanan aşırı hava olayları, sel, orman yangınları, kuraklık ve sıcak hava dalgaları gibi iklim kaynaklı doğal afetlerin sıklık ve şiddetinde belirgin bir artışa işaret etmektedir. Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ve Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) değerlendirmeleri, küresel sıcaklık artışıyla birlikte aşırı hava olaylarının hem yaygınlığının hem de şiddetinin arttığını, bu durumun ise ekonomik belirsizlikleri artırarak toplum, reel sektör ve finansal sistem üzerinde çok boyutlu riskler oluşturduğunu ortaya koymaktadır.¹⁹
İklim değişikliğinin etkileri finansal piyasaların ötesine geçerek tarım ve gıda güvenliği, su kaynakları, halk sağlığı, altyapı dayanıklılığı ve toplumsal refah üzerinde doğrudan sonuçlar doğurmaktadır. Birleşmiş Milletler (BM) ve WMO iş birliğiyle yayımlanan çalışmada, iklim kaynaklı afetlerin gıda arzında dalgalanmalara, ticaret akışlarında bozulmalara, zorunlu göçlere ve sosyoekonomik kırılganlıkların derinleşmesine yol açtığı vurgulanmaktadır.²⁰ Bu durum, bankacılık sektörü açısından kredi riski, operasyonel risk, teminat değerlerinde dalgalanma ve portföy dayanıklılığı gibi alanlarda yeni risk kanallarının oluşmasına neden olmaktadır.
Öte yandan, yatırımcıların çevresel açıdan sorumlu yatırımlara yönelimi hızlanmakta; yeşil tahvil ihracı, sürdürülebilir finansman ürünleri ve iklim temalı yatırım fonlarının hacmi küresel ölçekte rekor seviyelere ulaşmaktadır. Özellikle güneş ve rüzgâr enerjisi yatırımlarında güçlü bir büyüme eğilimi, enerji depolama teknolojilerinde hızlı inovasyon ve yenileyici tarım ile atık azaltımı çözümlerinde yaygınlaşma yaşandığını ortaya koymaktadır. Bu dönüşüm süreci; iklim değişikliğiyle mücadele, doğal kaynakların korunması ve 1,5°C hedefiyle uyumlu bir kalkınma patikasına geçiş açısından somut yatırım ve iş birliklerinin kritik önemini ortaya koymaktadır.²¹
10–21 Kasım 2025 tarihleri arasında Brezilya’nın Belém kentinde gerçekleştirilen COP30 süresince, 119 taraf ülke tarafından sunulan yeni ve güncellenmiş, Ulusal Katkı Beyanları değerlendirilmiş ve bu taahhütlerin, küresel sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlandırmaya yönelik toplam azaltım ihtiyacına uyumu analiz edilmiştir.
COP30 müzakerelerinde ayrıca doğa temelli çözümler, orman ve arazi kullanımı, adil geçiş politikaları, karbon piyasaları ve Paris Anlaşması’nın 6. maddesi kapsamındaki piyasa mekanizmalarının işletilmesi gibi konular ön plana çıkmıştır. Özellikle karbon piyasalarına ilişkin teknik altyapının geliştirilmesi, izleme-raporlama-doğrulama (MRV) sistemlerinin güçlendirilmesi ve uluslararası iş birliği mekanizmalarının etkinleştirilmesine yönelik müzakereler yürütülmüştür. Bu kapsamda, iklim eyleminin finansman ve uygulama boyutunun müzakere ve politika gündeminde daha belirleyici bir yer tutması beklenmektedir.
Yeni Düzenlemeler ve Regülasyonlar
İklim Değişikliği ile Mücadelede Küresel Gelişmeler
Küresel ölçekte iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında regülasyon temelli dönüşüm 2025 yılı itibarıyla hız kazanmış, özellikle ticaret, finans ve üretim sektörlerini doğrudan etkileyen yeni düzenlemeler yürürlüğe alınmıştır.
AB tarafından kabul edilen Ormansızlaşmanın Önlenmesi Tüzüğü (EU Deforestation Regulation – EUDR) ile AB pazarına sunulan veya AB’den ihraç edilen belirli emtia ve türev ürünlerin, 31 Aralık 2020 sonrası ormansızlaşmaya yol açmayan alanlardan elde edildiğinin ispatı zorunlu hale getirilmiştir. Bu düzenleme ile şirketlerin tedarik zincirlerine yönelik izlenebilirlik, risk sınıflandırması ve durum tespiti yükümlülükleri önemli ölçüde artırılmıştır.
EUDR’nin sorunsuz uygulanması için basitleştirme ve erteleme teklifi doğrultusunda, Avrupa Parlamentosu ve AB Konseyi tarafından Aralık 2025’te mevzuatın revizyonu konusunda anlaşmaya varılmıştır. Bu kapsamda, EUDR’nin uygulama tarihi büyük ve orta ölçekli işletmeler için 30 Aralık 2026, mikro ve küçük ölçekli işletmeler için ise 30 Haziran 2027 olarak güncellenmiş; böylece uygulamaya geçiş sürecinin kademeli şekilde yürütülmesi hedeflenmiştir. Bu yaklaşım, şirketlerin tedarik zinciri altyapılarını güçlendirmelerine ve veri izleme sistemlerini uyarlamalarına olanak sağlamaktadır.
AB’nin iklim politikaları, iklim risklerinin operasyonel, finansal ve hukuki uyum etkilerinin bütüncül olarak ölçülmesi, raporlanması ve karar alma süreçlerine entegre edilmesini mümkün kılarak, sürdürülebilir dönüşümün ekonomik ve yönetişim boyutlarını güçlendirmektedir.
AB’de 2025 yılı itibarıyla sürdürülebilirlik raporlama yükümlülüklerinin sadeleştirilmesi, yatırımların teşvik edilmesi ve geçiş finansmanının hızlandırılması hedefleri doğrultusunda yeni bir uygulama dönemine girmiştir. Bu doğrultuda, Avrupa Komisyonu tarafından 26 Şubat 2025 tarihinde Omnibus Paketi²² olarak yayımlanan basitleştirme paketi ile Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Direktifi (CSRD)’nde değişiklikler yapılmış, sürdürülebilirlik raporlamasını daha verimli ve kolay uygulanabilir hâle getirmeye yönelik adımlar tanımlanmıştır. Omnibus Paketi ile idari yüklerin tüm işletmeler için %25, KOBİ’ler için %35 azaltılması politika hedefi olarak belirlenmiştir.
Bu çerçeve, sürdürülebilirlik raporlamasının iklim hedefleriyle uyumunu korurken, uygulamada iş dünyası üzerindeki operasyonel yükün dengeli biçimde yönetilmesine ve uyum maliyetlerinin düşürülmesine olanak tanımaktadır.
Türkiye’deki Düzenlemeler ve Gelişmeler
Türkiye’de iklim değişikliğiyle mücadele alanında 2025 yılı, düzenleyici çerçevenin kurumsallaştığı ve politika araçlarının yasal zemine kavuştuğu kritik bir dönüm noktası olmuştur. Türkiye’nin ilk İklim Kanunu²³, 9 Temmuz 2025 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun ile net sıfır emisyon hedefi, yeşil büyüme vizyonu, sera gazı emisyonlarının izlenmesi ve piyasa temelli mekanizmaların kurulması yasal çerçeveye kavuşturulmuştur. Böylece iklim politikaları, ilk kez bütüncül ve bağlayıcı bir mevzuat çatısı altında toplanmıştır.
İklim Kanunu’nun yürürlüğe girmesini takiben, İklim Değişikliği Başkanlığı tarafından 22 Temmuz 2025 tarihinde yayımlanan Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) Yönetmeliği Taslağı²⁴ ile ulusal karbon piyasasının ikincil mevzuat hazırlık süreci başlatılmıştır. Yayımlanan taslak ile emisyon izni, tahsisat tahsisi, izleme-raporlama-doğrulama (MRV) süreçleri ve piyasa işleyişine ilişkin çerçeve tanımlanmış; karbon fiyatlama mekanizmasının Türkiye ekonomisine entegre edilmesi yönünde önemli bir adım atılmıştır. Bu düzenleme firmaların karbon yönetim kapasitelerinin geliştirilmesine ve düşük karbonlu üretim yatırımlarının teşvik edilmesine olanak tanımaktadır.
Ulusal karbon piyasası altyapısının tamamlayıcı unsuru olarak, İklim Değişikliği Başkanlığı tarafından 1 Ağustos 2025 tarihinde yayımlanan Karbon Kredilendirme ve Denkleştirme Yönetmeliği Taslağı ile Türkiye Karbon Denkleştirme Sistemi (TR KDS) kurulmuş; sera gazı azaltım ve giderim projeleri yoluyla ulusal karbon kredisi üretiminin ve kullanımının yasal çerçevesi oluşturulmuştur. Bu düzenleme sayesinde, yurt içinde yürütülen projelerden elde edilen karbon kredilerinin hem gönüllü taahhütler kapsamında hem de ETS yükümlülüklerinin denkleştirilmesinde kullanılabilmesi mümkün hale gelmiştir. Adil geçiş politikalarının geliştirilmesi ve yeşil finansman mekanizmalarının yaygınlaştırılması temel politika araçları arasında konumlandırılmıştır.
Türkiye’de iklimle mücadele ve sürdürülebilir finansman alanında ulusal politika çerçevesinin güçlendirilmesi amacıyla, Ağustos 2025 tarihinde Türkiye Yeşil Taksonomi Yönetmeliği Taslağı²⁵ yayımlanmış; bu kapsamda taksonomiye dahil sektör ve faaliyetler ile bunlara ilişkin teknik tarama kriterleri kamuoyunun değerlendirmesine sunulmuştur. Yayımlanan taslak, çevresel sürdürülebilirlik kriterlerine uygun ekonomik faaliyetlerin sınıflandırılması ve yeşil yatırımların belirlenmesi bakımından kritik bir adım niteliği taşımaktadır.
Türkiye’de sürdürülebilir finansman politikalarının somut göstergelerle izlenmesini sağlamak amacıyla, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından Bankaların Yeşil Varlık Oranı Hesaplaması Hakkında Tebliğ²⁶ 11 Nisan 2025 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Bu Tebliğ ile uyumlu varlıkların hesaplanmasında esas alınacak kriterler ve standartların yayımlanmasıyla bankaların kredi ve yatırım portföylerinde yer alan varlıkların çevresel açıdan sürdürülebilir ekonomik faaliyetlerle uyumunu ölçmeye yönelik standart bir metodoloji oluşturulmuştur. Böylece, finansal kaynakların yeşil dönüşüme ne ölçüde yönlendirildiğinin şeffaf, karşılaştırılabilir ve izlenebilir biçimde raporlanması hedeflenmiştir.
Tebliğ kapsamında, Yeşil Varlık Oranı (YVO) raporlaması 30 Haziran 2025 tarihi itibarıyla fiilen başlatılmış, bankalar bu tarihten itibaren kredi ve yatırım portföylerinde yer alan varlıkların yeşil varlık ile uyum düzeyini esas alarak YVO hesaplamalarını yapmakta ve düzenli olarak BDDK’ye raporlamaktadır. YVO raporlaması, bankacılık sektörü açısından iklim risklerinin finansal risklere dönüşümünü izleme, geçiş finansmanının etkinliğini değerlendirme ve sürdürülebilir finans performansını ölçme bakımından stratejik bir araç olarak konumlanmaktadır. Bu kapsamda YVO, bankaların yeşil kredi ve yatırım kararlarını iklim hedefleriyle uyumlu şekilde yeniden yapılandırmasına katkı sağlayarak düşük karbonlu ve sürdürülebilir yatırımların finansmanını teşvik eden ve net sıfır yolculuğunda portföy dönüşümünü destekleyen stratejik bir gösterge olarak öne çıkmaktadır.
Ulusal politika çerçevesinin güçlendirilmesine yönelik bir diğer kritik gelişme, Türkiye’nin İkinci Ulusal Katkı Beyanı (NDC 3.0)²⁷’nın Aralık 2025 itibarıyla Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne sunulması olmuştur. Güncellenen Ulusal Katkı Beyanı ile Türkiye, 2035 yılına kadar sera gazı emisyonlarını sınırlama hedefini, sektörel dönüşüm, iklim finansmanı, teknoloji transferi ve kapasite geliştirme boyutlarıyla birlikte ele alan daha bütüncül bir yol haritası ortaya koymuştur. Beyan kapsamında ulusal ETS’nin kurulması, adil geçiş politikalarının geliştirilmesi ve yeşil finansman mekanizmalarının yaygınlaştırılması temel politika araçları arasında konumlandırılmıştır.
Türkiye’nin COP31 Ev Sahipliği
COP 30’un Türkiye açısından en önemli kararlarından biri de COP 31 için ev sahibi ülke olarak seçilmesi olmuştur. Karar kapsamında, Avustralya’nın COP 31 müzakerelerinin başkanlığını üstlenmesi ve Pre-COP’un Pasifik ülkelerinden birinde gerçekleştirilmesi konusunda uzlaşı sağlanmıştır. Bu doğrultuda, COP tarihinde ilk kez ev sahipliği ile müzakere başkanlığı rollerinin iki ülke arasında paylaşıldığı hibrit bir modelle ilerlenmesine karar verilmiştir.
Türkiye’nin Antalya’da COP31’e ev sahipliği yapacak olması, yükselen bir ekonomi ve köprü ülke olarak bölgesel iklim diplomasisi açısından önemli bir fırsat olmasının yanı sıra güçlü bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir.
Bu gelişme, Türkiye’nin net sıfır hedeflerine yönelik ilerlemesini ve bölgesel iş birliklerini hızlandırma potansiyelini artırırken, finans sektörü açısından da geçiş finansmanı ürünleri, karbon piyasası altyapıları ile veri ve raporlama kapasitesine yönelik uygulamaya dönük ivmeyi güçlendirmektedir. Avustralya için ise özellikle Pasifik ada devletlerinin önceliklerinin ve beklentilerinin COP31 gündemine taşınması açısından müzakereler başkanı rolü kritik önem taşımaktadır.
Yeşil Dönüşüm
Küresel ölçekte yıllık 5 trilyon ABD dolarını aşan büyüklüğe ulaşan yeşil ekonomi, 2030 yılına kadar 7 trilyon ABD dolarının üzerine çıkması beklenmektedir. Düşük karbonlu teknolojiler, enerji dönüşümü, döngüsel ekonomi çözümleri ve iklim uyum yatırımları, yeşil ekonominin teknoloji sektörünün ardından dünyanın en hızlı büyüyen ikinci pazarı haline gelmesinde belirleyici rol oynamaktadır.
Yenilenebilir enerji kapasitesindeki küresel artışın, 2024–2030 döneminde her yıl ortalama %10’un üzerinde büyüme kaydedeceği; güneş ve rüzgâr enerjisinin yeni kurulu güç yatırımlarında %80’in üzerinde paya ulaşacağı öngörülmektedir. Yenileyici tarım uygulamalarının ise 2030 yılına kadar küresel tarım alanlarının %20’sine yayılması beklenmekte olup bu dönüşüm sayesinde hem karbon yutak kapasitesinin artırılması hem de toprak sağlığı ve su verimliliğinin güçlendirilmesi hedeflenmektedir.²⁸ Bu gelişmeler, küresel ölçekte emisyon azaltım potansiyelinin hızla genişlemesine katkı sağlamaktadır.
Çevresel ve Sosyal Risk Yönetimi
Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından yayımlanan 2026 Küresel Riskler Raporu²⁹, önümüzdeki on yıllık dönemde küresel risk gündeminin merkezinde çevresel bozulma, iklim değişikliği etkileri ve sosyal kırılganlıkların yer aldığını ortaya koymaktadır. İki yıllık periyodu kapsayan kısa vadeli risk sıralamasında, etkisi en yüksek olarak gerçekleşmesi beklenen risklerin %40’ı sosyal ve toplumsal nitelikte olduğu görülmektedir. Aşırı hava olayları, biyolojik çeşitlilik kaybı, doğal kaynakların tükenmesi ve kirlilik gibi çevresel riskler hem kısa hem de uzun vadeli risk sıralamalarında üst sıralarda konumlanmakta olup 10 yıllık periyodu kapsayan uzun vadeli risk sıralamasındaki ilk 10 riskin yarısı çevresel risklerden oluşmaktadır. Bu riskler, tarım, gıda güvenliği, enerji arzı, altyapı dayanıklılığı ve tedarik zinciri sürekliliği üzerinde çok boyutlu etkiler oluşturarak ekonomik istikrar ve toplumsal refahı için tehdit oluşturmaktadır.
Bu bütüncül risk ortamında çevresel ve sosyal risk yönetimi stratejileri, şirketler ve finansal kuruluşlar açısından finansal performans, itibar, müşteri güveni ve düzenleyici uyum üzerindeki etkilerinin bütüncül biçimde yönetilmesine olanak tanımakta; sürdürülebilirlik odaklı karar alma süreçlerinin kurumsal yönetişim yapılarıyla daha güçlü biçimde entegre edilmesini mümkün kılmaktadır.
Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlaması
Türkiye’de sürdürülebilirlik raporlamasına ilişkin düzenleyici çerçevenin temelini oluşturan Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (TSRS), 2025 yılı itibarıyla ikinci raporlama dönemine girmiştir.
30 Aralık 2025 tarihinde KGK tarafından yayımlanan Kurul Kararı ile, sürdürülebilirlikle ilgili belirli açıklama konularına tanınan muafiyetlerin 1 yıl süreyle uzatılmasına karar verilmiştir. Söz konusu düzenleme ile raporlama yükümlülüğü kapsamındaki işletmelerin uygulama sürecine uyumunun kolaylaştırılması, veri altyapılarının güçlendirilmesi ve kurumsal kapasitenin artırılması hedeflenmektedir.
Uluslararası düzeyde ise, Uluslararası Sürdürülebilirlik Standartları Kurulu (ISSB), piyasa katılımcılarından gelen geri bildirimler doğrultusunda IFRS S2 standardında hedefli değişiklikler yayımlayarak, özellikle sera gazı emisyonlarına ilişkin açıklamalar, veri toplama süreçleri ve raporlama kapsamı gibi alanlarda uygulamayı kolaylaştıran geçiş hükümleri ve açıklık sağlayan düzenlemeler hayata geçirmiştir. Aralık 2025’te yayımlanan bu değişikliklerle, kurumların emisyon hesaplama, veri temini ve raporlama süreçlerini daha yönetilebilir ve karşılaştırılabilir hale getirmesi amaçlanmakta; böylece TSRS ile IFRS S2 arasındaki uyumun güçlendirilmesi desteklenmektedir. Bu çalışmalar, TSRS kapsamında sektör özelinde karşılaştırılabilirlik, tutarlılık ve veri kalitesinin artırılmasına katkı sağlamakta; raporlama süreçlerinin operasyonel entegrasyonunu güçlendirmektedir.